Teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte, sosyal medya kullanımının gençler üzerindeki etkileri giderek daha fazla tartışılıyor. Türkiye’de yapılan araştırmalar, sosyal medyanın özellikle 16-24 yaş arasındaki gençlerin psikolojik sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yarattığını gösteriyor. Uzmanlar, gençlerin dijital dünyada geçirdikleri uzun saatlerin, depresyon ve anksiyete gibi ruhsal bozukluklarla doğrudan ilişkili olduğunu vurguluyor.
Sosyal medyanın psikolojik etkileri artıyor
Türkiye'de, 16-24 yaş arasındaki gençlerin %90’ı günde en az 3 saatini sosyal medyada geçiriyor. Bu durum, gençlerin gerçek dünyadaki sosyal ilişkilerini zayıflatırken yalnızlık, düşük özsaygı ve depresyon gibi sorunlara yol açabiliyor. Özellikle Instagram ve TikTok gibi görsel odaklı platformlar, gençlerin vücut imajı üzerinde baskı yaratıyor ve bu da kaygı seviyelerini artırabiliyor.
Çocuklarda dijital bağımlılık artıyor
TÜİK'in 2024 yılına ait "Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması" da dijital bağımlılığın çocuklar üzerindeki etkilerini gözler önüne seriyor. Araştırma, 6-15 yaş arasındaki çocukların %91,3’ünün internet kullandığını ve bu oranın her geçen yıl arttığını gösteriyor. Çocukların dijital platformlarda geçirdiği süre, yalnızca sosyal medya kullanımıyla sınırlı kalmayıp, video izleme, oyun oynama ve çevrimiçi derslere katılma gibi etkinliklerle de zamanlarının büyük kısmı dijital dünyada geçiyor.
Araştırmaya göre, 11-15 yaş grubundaki çocuklar, haftada ortalama 10 saatten fazla internet kullanıyor. Sosyal medya kullanım oranı ise %66,1’e ulaşmış durumda. YouTube, çocuklar arasında en popüler platform olarak öne çıkarken, Instagram ve TikTok da yoğun bir şekilde kullanılıyor.
Dijital bağımlılığın etkileri
Dijital bağımlılık, yalnızca psikolojik sağlığı değil, çocukların sosyal ve akademik yaşamını da etkiliyor. Araştırmaya katılan çocukların %34,4’ü daha fazla ekran süresi nedeniyle kitap okuma alışkanlıklarının azaldığını, %33,3’ü ders çalışırken zorlandığını ifade etti. Ayrıca, %18,6’sı arkadaşlarıyla daha az vakit geçirdiğini, %17,2’si ise daha az uyuduğunu belirtti.
Uzmanlar, dijital teknolojilerin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileriyle mücadele edebilmek için ailelerin, eğitimcilerin ve toplumun bilinçlenmesi gerektiğine işaret ediyor. Çocukların dijital dünyada geçirdikleri süreyi dengeli bir şekilde kullanmalarının sağlanması gerektiği, bu konuda daha fazla destek ve eğitimin önem taşıdığı vurgulanıyor.
Zerda Acar
Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti ile suça sürüklenen çocuklar yeniden gündeme geldi
Türkiye’de suça sürüklenen çocukların işlediği suçlar hem hukuki hem de toplumsal açıdan giderek daha fazla tartışılıyor. Türkiye İstatistik Kurumun açıkladığı (TÜİK) 2023 yılı verilerine göre, güvenlik birimlerine suça sürüklenme nedeniyle getirilen çocuk sayısı 178 bin 834 olarak kaydedildi. Bu çocukların büyük bir kısmı hırsızlık ve yaralama suçlarıyla ilişkilendirilirken, bazı vakalar kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
Bu vakalardan biri olan Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti, suça sürüklenen çocuklarla ilgili hukuki düzenlemeleri ve toplumda yaratılan algıyı yeniden gündeme getirdi. 15 yaşındaki Minguzzi, Kadıköy’de alışveriş yaparken kendisi gibi çocuk yaşta olan B.B. tarafından bıçaklandı ve B.B’nin arkadaşı U.B tarafından darp edildi. Minguzi, hastanede uzun süren tedaviye rağmen 9 Şubat’ta yaşamını yitirdi.
Aksaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Görevlisi Av. Erdem Baysal, suça sürüklenen çocukların hukuki tanımını şu ifadelerle açıkladı: “Suça sürüklenen çocuk kavramı, 18 yaşından küçük olup suç işlediği düşünülen bireyleri kapsar. Bu tanım, yargılama öncesi ve yargılama aşamalarında da geçerliliğini korur”.
Çocukların adli süreci nasıl işliyor?
Türkiye’de suça sürüklenen çocukların adli süreçleri yetişkinlerden farklı ilerliyor. Kolluk kuvvetleri bünyesinde çocuklara özel bürolar bulunuyor ve çocukların sorguları sırasında mutlaka bir avukatın yanında bulundurulması gerekiyor.
Baysal, çocukların adli süreçlerinin detaylarını şu ifadelerle açıkladı “Yetişkinler gibi yargılanmıyorlar ancak bazı suçlarda cezai sorumlulukları belirli kriterlere göre şekilleniyor. Yaş gruplarına göre cezalandırılma süreçleri farklılık gösteriyor. Örneğin, 0-12 yaş grubundaki çocuklar ceza sorumluluğuna sahip değil ve yargılanamazlar. Bu gruptaki bireyler, ıslah evlerine yönlendirilerek rehabilite edilmeye çalışılır. 12-15 yaş grubu ise pedagoji, psikoloji ve sosyal hizmet uzmanlarının incelemesi sonucunda cezai ehliyetleri belirlenir. Eğer bu çocukların akli dengeleri yerindeyse, cezai sorumlulukları daha üst yaş gruplarında değerlendirilir. Son grup olan 15-18 yaş grubundaki çocuklar için cezai ehliyet tam olsa da bu grupta ciddi bir yaş indirimi uygulanıyor. Türkiye’de müebbet hapis cezası 24 yıl olarak belirlenirken, suça sürüklenen bir çocuk için bu süre %50 indirimle 12 yıla düşüyor.”
Baysal, bu indirimin kamu vicdanında bazen rahatsızlık yarattığını ancak yargının kanunlara bağlı olarak hareket ettiğini vurguladı:
“Yargı önündeki normlara bakar ve buna göre karar verir. Kamuoyu bazı durumlarda rahatsız olabilir, ancak hukuk sisteminin temel prensibi suçun bireyden bağımsız olarak objektif şekilde değerlendirilmesi ve normlara uygun olarak cezalandırılmasıdır.”
Baysal, hukuk sisteminin teoride yeterli önlemleri içerdiğini ancak uygulamada bazı sıkıntılar yaşandığını da şu sözlerle ifade etti:
“Yaş gruplarına göre cezaevine gönderilememe durumu, suçların tekrar edilmesi ve bu tekrarın hangi aşamada kısıtlamaya dönüşmesi gerektiği gibi konuların daha standart hale gelmesi ve öngörülebilir olması gerekir.”
Sorunun çözümü için ne yapılmalı?
Türkiye’de suça sürüklenen çocuklarla ilgili çözüm önerileri arasında toplumun suç algısının rehabilite edilmesi ve eğitim sisteminin bu sürece daha duyarlı hale getirilmesi yer alıyor. Baysal, bilinçsiz ve eğitimsiz bireylerin suç işlemeye daha yatkın olduğunu belirterek, eğitim sürecinin suça karşı en önemli koruyucu mekanizmalardan biri olduğunu ifade etti.
Toplumun bilinçlendirilmesi ve eğitim sisteminin bu konulara daha fazla odaklanması gerektiğini vurgulayan Baysal, “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır ve suçu da bilmediği bir şey üzerinden işler. Bu süreç %100 eğitimle iç içedir” diyerek sözlerini noktaladı.